Site haritası ^ RSS Kaynağı

Yaşlılık

Mehmet Erkan'ın en yeni öyküsü

Mehmet Erkan AYDIN

Otuzlu yaşlarımı geçirdiğim şu günlerde tarifi imkânsız bir sıkıntının muhatabıyım. Aklımı yaşlılığıma takmış durumdayım. Acaba nasıl bir ihtiyar olacağım, bedenim hangi merhalelerden geçerek buruşup pörsüyecek, el âleme, hele de çocuklara maskara olacak mıyım? Cevabı olmayan, ancak cevabı üstünde tahmin yürütülebilen sorular bunlar biliyorum. Ama yine de soruyorum işte. Tabiattaki her olayın bir nedeni olduğu gibi, beni bu düşüncelere iten bir nedenin de olduğunun farkındayım ama. Ah Necip Bey Amca sen ittin beni bu uçuruma. O şakacı bakışlarınla, alaycı gülüşlerinle ve hepsinden önemlisi ölümü kafaya alan sözlerinle sen yaptın bunu bana. Şimdi nerdesin, kimlesin, bir daha ne zaman döneceksin? Hepsinden önemlisi bana gülecek misin?.. Necip Bey Amca benim üniversiteden arkadaşım Faruk’un dedesidir. Ne var ki Necip Bey Amca ile tanışmam, üniversiteden çok sonraya, dairede çalışmaya başladığımın üçüncü yılına rastlar. “Ah!” derim bazen kendi kendime. “Ah salak kafa, ne diye Faruk’un o kadar ‘dedemle mutlaka tanışmalısınız’ sözünü zamanında dikkate almadın ki!” Böylece hayatımın kahramanıyla sekiz yıl gecikmeli tanıştım. Ama onu tanıdıktan sonraki beş yıl, yetti beni içinde yaşadığım soğuk dünyadan çıkarmaya.

Ah! Hiç unutmam bir aralık sabahıydı. Tepelerindeki yaprakları döken kavaklar ve dutlar yeni yeni kelleşmiş, bir türlü içindekileri kara çeviremeyen gökyüzü soğuk yağmurlarıyla bizleri sırılsıklam etmişti. Poyrazla savrulan yüklü damlalar sertçe suratlarımıza vuruyor, mazgallar dolup dolup taşıyor, dizlerimize kadar çamura bulanıyorduk. Ama yine de güzeldi İstanbul, yaşamak, hayat; en azından bana bu şeyleri düşündürttüğü için… İşte böyle bir pazar sabahında buluşmuştuk Faruk’la. Canım arkadaşım yünlü atkısının diken diken sakallarına sürtünmesinden duyduğu sinire rağmen gülümsüyordu. Beyaz alnı damla damla ıslanmış, elmacık kemiklerinin kırmızılığına inat yanakları kar gibi beyazlaşmış, ince yüz çizgilerinin sığ anlamı hemen hemen kaybolmuştu. Fakat ben onun da neşeli olduğunun farkındaydım. O da en az benim kadar istiyordu dedesinin evine misafir olmamı.

Yağmurdan, bir eczane tentesinin altına girerek saklanmıştık. Minibüsler, taksiler önümüzden dolu dolu geçiyordu. Klasik bir yağmur görüntüsüydü işte. Neyse ki çok beklemeden bir Ümraniye dolmuşunun eşiğine tabanlarımızı sıkıştırabilmiştik. Bizler az gelirli, çileli ruhlardık Faruk’la ama mutluyduk işte. Size fakir edebiyatı yapmak istemiyorum, ancak eksiklik ve yoksunluğun zevkini bana çok iyi öğretti arkadaşım. Necip Bey Amca’mızın tek göz evi Ümraniye merkezden uzakta, daha varlıklı insanların, özellikle müteahhitlerin keşfedemediği bir yerdeydi. Oraya varmak için dolmuştan indikten sonra epey bir yürümüştük. Fakat sanmayın ki hiç kimsenin olmadığı boş bir arsadır burası. Aksine tek katlı hanelerle kaplı, bir anaokulu öğrencisinin çizdiği harflere benzeyen yamru yumru sokaklardan mütevellit, havasını toz toprak sarmış bir mahalledir burası. Necip Bey Amca kimdi ve neden bu salaş yeri seçmişti yaşamak için, o gün anlayamamıştım. Hoş sonradan da anlayamadım ya.

Biz ayak bileklerimizi sıkıca saran botlarımızın tatlı şapırtısı altında ilerlerken etrafımızdaki çocuk kalabalığı kendinden geçmiş bir vaziyette oyunlarına devam ediyordu. Hatta bir ara çamur yüklü bir plastik top, havada yağmur damlalarını iyice dağıtarak gelip dizime çarpmıştı. Fakat çok da umursamamıştım bu küçük olayı. Çünkü o sırada Faruk’u dinliyordum.

-Rahat ol, diyordu arkadaşım, sakın saygıda kusur etmeyeyim diye sıkma kendini. Durmadan konuş ve gül. Aklına aptalca sözler gelse de söylemekten çekinme. Necip Efendi bu, benim dedem, başka ihtiyarlara benzemez… Bencildir ama aslında yufka da bir yüreği vardır. Acımasızlığı yalnızca dilindedir. Çıkarcılığı laf olsun diyedir. Kendini olduğundan farklı, bir macera adamı gibi göstermeyi sever…

-Nasıl bir ruh bu böyle Faruk? Vallahi kafam karıştı. -Bak onu doğru söyledin. Ruh! Bazen ben de onun öteki dünyadan sırf macera olsun diye kaçıp, aramızda takılan bir ruh olduğunu düşünüyorum. Hah hah hah!.. Bak şu karşıki mavi ev işte.

Kafamı kaldırıp baktığımda, çatısı bazı yabancı filmlerde gördüğüm üçgen asker şapkalarına benzeyen, bacası sarma tütün içen bir fakiri andıran küçük bir yapı gördüm. Etraftakilerin aksine bu ev sıvalı ve boyalıydı. Evi çeviren yarım metre genişliğindeki beton zemin de dikkat çekiciydi. Kapıya birkaç metre kala Faruk hâlâ anlatıyordu:
-Son zamanlarda çok ihtiyarladı çok, güçten kuvvetten kesilir oldu. Ama yine de inatçı, yine de bana mısın demiyor. Geçen gün kalkıp ta Bağcılar’a gitmiş eski bir dostunu görmeye. Var git sen hesap et kaç saat ayakta kaldığını. Bu karda kışta!.. Ama delikanlılığa hiç toz kondurmaz ha. Bıraksan seni beni ezer, otuzluk, kırklık iri yarı adamları dövmeye kalkar… -Biraz da kavgacı yani deden…
-Yok yahu!.. Hah hah!.. Hay Allah iyiliğini versin Kudret’ciğim. Sorsan en son kavgasını ilkokul beşte etmiştir.
-İlginç.
-Aslında tam bir halk adamıdır o, hani sen diyorsun ya küçük insan diye.
Böyle deyip eklemiştim:
-E hadi girelim.
Faruk kapıyı tak tak vurmuş, aynı anda içeriden bir gürültüdür kopmuştu.
-Geldim geldim! Hay kör olmayasıca, geldim işte!
-Dede biziz!
-Ha…ne… Siz misiniz?.. Oy evlatlarım gelmiş…ha!..Faruk…vay…gel gel… Aa bu da kim?

Her şey biraz garip de olsa normal başlamışken Necip Bey Amca birden durmuş bana uzaylı görmüş gibi bakmıştı. O anda, aylıklarımdan zar zor artırarak aldığım pamuklu, kahverengi pardösümü giydiğime ilk kez pişman olmuştum. Sanki ben bu eve, bu mahalleye ait değilmişim gibi bakıyordu bana yaşlı adam. Fakat neden sonra, coşup coşup durulan bir deniz gibi yumuşadı Necip Bey Amca’nın siyah gözleri. Kemikli yüzünde samimi bir gülümseme peyda oldu. -Bu o arkadaşın mı yoksa?.. O da bizim oralı gibi bakıyor ha!.. Cin cin!..

Dayanamayıp mahcupça gülümsemiştim. Fakat yaşlı adam gülümsememe gülümseme ile karşılık vermemiş, dövecekmiş gibi birden, “Hadi geçin içeri!” demişti. Bir yandan büyük bir şaşkınlık yaşarken bir yandan da Faruk’un az önceki sözlerini hatırlıyordum: Sakın saygıda kusur etmeyeyim diye sıkma kendini! Evin içindeki havasızlık ve kesif koku hemen nefesimi tıkamıştı. Holden geçerken bir yandan duvarda asılı Padişah Necip Bey’in çerçeveli fotoğraflarına bakıyor, bir yandan da yavaş yavaş içime dolan başka bir kokuyu anlamaya çalışıyordum. Çok geçmeden bu değişik kokunun da kaynağını buldum. Ben koltuklu, televizyonlu bir oturma odası beklerken Necip Bey Amca bizi yarısı torna tezgâhıyla kaplı garip bir odaya soktu. O anda içime dolanın taze çam ağacı kokusu olduğunu anladım. Ayaklarımın altı kıymıklar, yongalar ve talaşlarla kaplıydı. Başta camlar olmak üzere, alet edevat dolabına, sandalyelere, bir köşedeki küçük tüpe tozlar kopmamacasına yapışmıştı. Çekinerek ama çekindiğimizi belli etmeyerek sandalyelerimize oturduk. Necip Bey Amca, elindeki kahverengi damarlı ahşap parçayı torna tezgâhında bir iki tur döndürdükten sonra üfleyip bir kenara attı. Sonra aniden konuşmaya başladı:
-Ne iyi ettiniz de geldiniz ya, dedi. Ben de patlayacaktım sıkıntıdan. Siz gelmeseniz şu bizim dul komşu karılar atlarlardı yine. Sana anlatmıştım ya Faruk, kadınlar bana hasta diye. Tövbe tövbe, iyi ki yüzlerine iki güldük ha. Bu kadın milleti de bir garip yaratık… Ben de güzel adamım vesselam. Böyle deyip parmak uçlarıyla favorilerini ince ince taramaya başlamıştı yaşlı adam. Ben şaka yapıyor sanıyordum ama o ciddi ciddi anlatıyordu.
-Biliyorsun babaannenden sonra çok değiştim ben. Duruldum, kendi kabuğuma çekildim. Jübilemi yaptım yani. Ha sorarsan hâlâ top koşturabilir misin diye, ne yalan söyleyeyim doksanları elli metreden görürüm. Ama durulduk işte, yaşlanmasak da yaşlanmış gibi davranmak zorundayız. El âlem bizden bunu bekliyor. Bir yandan dinliyordum bir yandan da odanın bir köşesinde, tezgâhın altında cilalanmayı bekleyen çerçevelere bakıyordum. Kimisi beyzi, kimisi dikdörtgen çerçeveler. Demek holde asılı resimlerin çerçeveleri Necip Bey Amca’ya aitti. Padişah Necip Bey Amca… Böyle demek gelmişti içimden. Çünkü salondan geçerken anladığım kadarıyla, aile büyüklerinin resimlerini sırasıyla çerçeveleyip duvara asmıştı yaşlı adam. Tabi araya kendisinin bir iki sakallı fotoğrafını ya da kalemle ustaca sakal çizilmiş fotoğrafını koymaktan da geri kalmamıştı. Böylece bitmeyen bir imparatorluğun, son varisi ilan ediyordu kendini yaşlı adam. Hay Allah’ım kim kendi kendine sakal, kafasına fes gibi şekiller çizer de fotoğrafını çerçeveler, sonra da duvarına asar. İnsanın gülesi geliyor gülemiyor. Az bir zaman sonra küçük tüpten gelen fışıltı eşliğinde çaylarımızı yudumluyorduk. Necip Bey Amca’da hiç olmasa da ben ilk anların sıkıntılarını atmış, daha rahat hatta bazen kahkahalar atarak güler olmuştum. Ah ne garipti! Başka birisinden dinlesem üzülüp ağlayacağım durumlara, bu yaşlı adamın dilinden gülüyordum. İstanbul’a geldiği ilk yılları, kırk yıl öncesini anlatıyordu Necip Bey Amca:
< -İstanbul’a daha önce hiç gelmemiştim, diyordu. Daha doğrusu gelmiştim ama o zamanlar denizde balıkçıydık. Vona’dan Perşembe’den çıkar, Boğaz’ı geçip Akdeniz’e kadar inerdik. Dört yıl yaptım balıkçılık, ömrümden ömür gitti. Sonra bizim bir arkadaşın lafına uyduk onun yanına geldik. Geldik de arkadaş dediğimizin tuğladan şatosu, kuş tüyünden yatağı yoktu ki. Tek göz bir bekâr evi. İş yok güç yok. Belki karın tokluğuna günde bir iki kuruş… Ama çocuklar açlık öyle güzel bir şey ki sizlere anlatamam. Vallahi üzerinizden öyle bir yük kalkıyor, kanatlanıp uçacağınızı sanıyorsunuz. Sonra göbeğinizi içeri çekmek, hatunlara güzel gözükmek gibi bir derdiniz yok. Nerede kaç kemiğiniz var biliyorsunuz, kendinizi daha yakından tanıma fırsatı elde ediyorsunuz. Yalnız biraz düşünme gücünüz azalıyor onu da söyleyeyim. Ama bu bizim millet için öyle büyük problem değil, çünkü biz düşünmeyi sevmeyiz. Hatta düşün düşün .oktur için deriz. Eh gerisini siz anlayın… Ben de önce ateş edip sonra nişan alan bir vatan evladı olarak çabuk alıştım açlığa. Yalnız, bir tek gözlerimin kararmasına alışamadım. Bir gün yine böyle gözlerim kararmış, fırıncıyı kolluyorum. İstedim vermedi pinti, şişko fırıncı bir somun, ben de çalacağım başka çare yok. Çalacağım ama etrafı seçemiyorum ki. Kim fırıncı kim değil, neresi dükkân, hangisi ekmek? Tam bir saat beyaz önlüklü herifin eşikten uzaklaşmasını bekledim ve en sonunda dükkâna daldım. Nasıl koştum, nasıl girdim kapıdan hatırlamıyorum. Tek hatırladığım yüzüme çarpan pervane esintisi ve duvarları kaplayan ilaç kutularıydı. Meğer fırın yerine yanlışlıkla yandaki eczaneye dalmışım. Ulan dedim yerim ben bu kutuların hepsini. Uzattım elimi bir tanesine ki beyaz önlüklü kalfa çıkageldi. “Ağabey yardımcı olayım,” dediğini duydum en son, sonra gerçeğin ağırlığına daha fazla dayanamayıp yere yığıldım…

Necip Bey Amca bunları anlatırken buruşuk ama parlak yüz derisi öyle şekiller alıyor, gözleri öyle açılıp kapanıyordu ki gülmeden duramıyorduk. Ellerini de iki de bir birbirine vuruyor, müstehcen hareketler yapıyordu.

-Bir kolonya kokusuyla uyandım işte. Başım öyle yumuşak bir yastığın üstündeydi ki, şakaklarımda eczacı hanımın (Bu arada o da çıkıp gelmişti, tesadüf işte.) tatlı okşayışlarını duyuyordum. Kadın ben ayılınca birden bakışlarımdan ürktü ve “Ne kadar zayıf ve bitkinsiniz!” dedi. Anlamıştım bakışlarımdan etkilenmişti. O çiroz halimle bile besili bir kadını etkilemeyi başarmıştım. Sonra birkaç kere geçtim o eczanenin önünden, eczacı kadın benimle konuşmak istedi, ben pek ilgilenmedim. Tarzım değil. Minnet altında kalamam, kalsam bile karşılığını veremem… Sonra öğrendim evlenip çoluk çocuğa karışmış eczacı kadın, ama çok da mutlu olmamış… Yalan dünya işte ne yapacaksın.

Böyle deyip bir sigara yaktı ve bizi yine şaşkınlık içinde bıraktı. Mevzu yine dönüp dolaşıp bir kadın meselesine gelmişti. Bu daha bir şey değildi, daha sonraki kel alâka anıların hepsi de yine böyle beklenmedik (ama bir yerde beklendik) çapkınlık palavralarıyla bitiyordu. Necip Bey Amca o gün sigara üstüne sigara yaktı. Avurtlarını belki onlarca kez sarı, kirli dumanlarla şişirip şişirip boşalttı ve konudan konuya atladı. Biz de böylece küçük bir taşralının saflıktan uyanıklığa yol alışını büyük bir ilgiyle dinledik.

Birkaç yıl sonra artık iyice neyin ne olduğunu öğreniyor ve önemli yerlerde dostlar edinip vergi dairesine kapağı atıyordu Necip Bey Amca. Orada ilk yıllar deli gibi çalışsa da bunun bir işe yaramadığını tez zamanda anlayıp klasik bir memur görüntüsüne bürünüyordu. Sosyal hayatta da giderek daha çok bencilleşiyor, koca şehirdeki yarışta ön sıralarda yer alabilmek için omuz darbelerini kuvvetlendiriyordu.

-Baktım, diyordu Necip Bey Amca, değişen bir şey yok, koyuverdim dairedeki işleri. Amirime haftalık rapor sunmam gerekiyordu. İlk başladığımda ciddi ciddi sunuyordum da. Amirim de büyük bir ciddiyetle kalın kaşlarını çatıp, alnını iyice kırıştırıp dinliyordu beni. Hatta arada “hıhı hıhı” bile diyordu, hatta bir keresinde, “Şurasını anlamadım tekrar etsene!” bile demişti. Ben saçları kömüş yalamış gibi yana taralı ama yüzü hâlâ zayıf bir memurdum o zamanlar. Daha yemeye başlamamıştım. Yemek yani canım, ne gülüyorsunuz, sizin de kalbiniz kötü. Bir gün daireden arkadaşım Cemal beni köşeye çekti ve “Ne uğraşıyorsun ulan!” dedi. “Kendine yaptığın eziyete yazık. Sen o kadar anlatıyorsun, adamın bakışları etrafta, karıda kızda… Uyan oğlum uyan!”

O gün bir şey anlamamıştım ama sonunda geç de olsa uyandım. Uyanmama küçük bir aksilik neden oldu, güzel de oldu. Bir hafta, raporları karıştırıp, tam iki hafta öncenin raporlarıyla amirimin karşısına çıkmıştım. Amirim de beni her zamanki ciddiyeti içinde dinliyor, bir yandan da o bildik sesleri çıkarıyordu. Ben sunumumun orta yerinde durdum ve gerçeği fark etmenin utancıyla amirimin iri gövdesine, kocaman gözlerine baktım. Ooo!.. Adam uçmuştu. Aklı işte gözü oynaştaydı yani. “Ah!” dedim içimden gerisini getiremedim. Ondan sonraki rapor sunumlarında da bazen eski raporları okudum, bazen maç anlattım, bazen de dairedeki dedikodulardan bahsettim. Ha arada bir de amirime açıktan açığa küfürler ettim. O da yine büyük bir ciddiyetle ve vakur bir edayla “hıhı hıhı” dedi. İşte böyle. Şunu da belirteyim ki amirimin gözü dışarıda olsa da dairedeki hatunlar bekâr olmam nedeniyle daha çok benimle ilgileniyorlardı… Hatta bir gün bir tanesi…

Daireden sonra dışarıda da değişiyordu Necip Bey Amca. Gittikçe içinde yaşadığı topluma benziyordu. Sepetin içinde o da çürüyor, rengini, kokusunu yitiriyordu. Ama hâlâ çok komikti.

-Uyanık olacaksınız oğlum, diyordu, otobüste, dolmuşta her yerde uyanık olacaksınız. Bakın ben gençken kimseye yer vermezdim dolmuşta, uyuma numarası yapardım. Şimdi yaşlandım, roller değişti. Ha bu arada İstanbul’daki dolmuşlar hiç değişmedi, hele ki Ümraniye dolmuşları. Hâlâ kalabalık, hâlâ adım başı durur, hâlâ duraklarda elli metrelik kuyruklar. Yıllar geçse de bazı şeyler hiç değişmiyor. Taşlaşmış şeylere karşı koymak ne zor! Ne diyordum… Evet roller değişti. Şimdi yaşlandık, bel büküldü, kambur yarım metre çıktı, görüyorsunuz…

-Evet, dedim bir an boş bulunarak ve cevabımı aldım.

-Hadi oradan bacaksız! Seni cebimden çıkarırım bu hâlimle ben. Nerem kambur, nerem bükük göstersene!.. Laf olsun diye söylüyorum ben öyle. Böyle diyerek birden ayağa kalktı, omuzlarını gerdi, göğsünü bir güvercin gibi öne çıkardı. “Bir de şuradan bak bakayım,” diyerek yan döndü poz verir gibi. Sonra çevik hareketlerle yumruk atmaya, el ayak sallamaya başladı. “Taş taş!” dedi. Ama sonra birden durdu. “Bir de şimdi bak,” dedi. Yanaklarını içeri çekip, belini büktü. Kaşlarını bir evin üçgen çatısına benzetti, omuzlarını aşağı doğru çekti, gözlerini kıstı, oflayıp puflamaya başladı. Adeta karşımızda küçüldükçe küçüldü, yaşlandıkça yaşlandı yaşlı adam. En az on yıl!

-İşte böyle! diye bağırdı en sonunda. Roller değişse de ben de numara bitmez. Mesela Koşuyolu’ndan dolmuşa mı bindim, araya sıkışır koltuğun kenarına gelirim. Öyle bir gelirim ki aynen böyle hasta ve yaşlı bir hâlde. Mutlaka bir keriz çıkar bana yer verecek, çıkmasa da ben oflayıp puflamaya başlarım, anam anam derim, kalabalıktan biri çıkıp oturan gençlere bağırır: “Gençler siz de hiç insaf yok mu be! Görmüyor musunuz amcamız ölüyor!” Böylece kurulurum koltuğa, sırtımı yaslarım usulca. Sonra yine bu delikanlı hâlimi alırım… Biliyor musunuz genç kızlar çok hoşlanıyorlar olgun, kır saçlı erkeklerden. Geçenler de bir tanesi dolmuşta, o kalabalıkta sokulmaya başlamaz mı bana…

O anlatıyor biz dinliyorduk. “Ne ömür!” diyordum içimden. “Ne mal ne para ne arsa davası. Yalnızca yaşam, safi yaşam. Toplum içinde, insan ilişkileriyle geçen bir ömür. Küçük işler mi bunlar, evet küçük işler. Dolmuşta yer kapmak, dairede uyanıklık yapmak, aç kalmak…” Hepsine küçüklük diyordum, ama sormadan da edemiyordum kendime: “Böylesi bir yaşamamı cesaret ederdim, yoksa dünyanın parasıyla, malıyla uğraşmaya mı?” Sanırım ikincisine. O zaman zor olan, büyük olan hangisiydi? Yaşam bazen su üzerinde yüzen buz kütleleri misali gerçek yüzünü göstermiyordu bize.

Ben kendi kendime bu soruları soradurayım, o hâlâ anlatıyordu. Fakat artık kopup iyice düşüncelere dalmıştım. Açıkçası şu an o gün daha neler konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Uyuşan kaslarım, duyarlılıklarını yitirmeye başlayan sinirlerim neden belki buna. Ben de Necip Bey Amca gibi yaşlanıyorum işte. Kırka doğru eşkin giden bir at gibi yol alıyorum, hiç yorulmamacasına, çatlarcasına. Aslında bu zamana kadar çok da önemli değildi bu yol alış benim için. Ama dedim ya şu günlerde tarifi imkânsız bir sıkıntının muhatabıyım diye. Necip Bey Amca ve yaşlılığım bir anda aklıma geldi. “Acaba?” sorusu kafamda belirdi. Yo yo asla onun gibi bir ihtiyar olacağımı sanmıyorum. Bunu bir sevinç nişanesi olarak söylemiyorum ama. Belki de Necip Bey Amca gibi olmak istiyorumdur kim bilir. Bazen öyle kafam karışıyor ki… İşte böyle zamanlarda ortak geçmiş denen şeyi düşünüyorum. Necip Bey Amca’nın zamanında köylü bir işsiz olarak geldiği İstanbul’a ben üniversite mezunu bir işsiz olarak gelmişim. Üsküdar’da Ümraniye’de, yakın semtlerde yaşamışız. Sonra tıpkı onun gibi ben de bir tanıdık vasıtasıyla iş bulmuşum. Kalabalık dolmuşlarda, peynir kokan pazarlarda, mühür mürekkep bulaşığı dairelerde hayat mücadelesi vermişim. Ah Tanrı’m! Zamanlar değişse de ne çok oynatıyorsun sen aynı oyunu kullarına. Sonra evlenmiş Necip Bey Amca, belki yakında ben de evlenirim. Hep kiralık evlerde yaşar, çoluk çocuk peşinde koşarım. Sonra doğanın acımasızlığıyla yaşlanırım. Ellerim buruşur, yüzüm pörsür. Eski bir ayakkabı derisine döner derim. İşte emekliliğime doğru bir ihtimal rahat bir nefes alırım. Hatta kenarda köşede tek göz bir ev yaptırırım kendime. Ya sonra?.. Sonrası?.. Olabilir miyim Necip Bey Amca gibi? Evime gelen gençleri çileli hayatımla, komik el kol hareketlerimle güldürebilir miyim? Böyle davranmak benim elimde değil galiba. İnsanın içinde, doğasında olacak. E çalışırken ki hayatım ekonomik koşullara, emekliliğimde yaşacaklarım, ilişkilerim doğama bağlıysa ben neresindeyim bu hayatın? Hangi şeyler benim elimde, benim irademde? Hayır hayır benliğim kabul etmiyor kötünün iyisini seçmeyi, bir çeşit irade olarak. Ah aklımı yitireceğim! Nerede benim iradem! Kuşkusuz sormamıştır böyle sorular kendine Necip Bey Amca. Onu eve dönerken kaptığı dolmuş koltuğu, pazarda ucuza kapattığı dolmalık biber daha çok ilgilendirmiştir. Aramızda böyle büyük uçurumlar varken, bu ihtiyarla bana aynı hayatı yaşatan güç nedir, kimdir peki?.. Bunu çok merak ediyorum.

Böyle düşünsem de bazen Necip Bey Amca gibi olmayı ne çok istiyorum bir bilseniz. Maceracı ve palavracı bir ruh olabilmek, coşarak yerinden kalkıp havaya yumruklar savurabilmek ve hepsinden önemlisi kadınlar bana hasta diyerek kendimi avutabilmek. Ah Necip Bey Amca seni hâlâ unutmadım. Yüzlerce anın, yüzlerce yalanın hâlâ saklı hafızamın kuru duvarlarında. Mahalle bakkalını kandırman, pazardaki yumurtacıyla şakalaşman, ölü yıkayıcısını keklemen, mezarlık bekçisini ayakları kıçına vurdurarak kaçırtman… Evet evet tüm bu anılar bu sevecen ihtiyara aittir. Sen git salacağa yat ve görevliye kendini bir güzel yıkat, sonra yavaş yavaş titreyip adamın aklını başından al. Ya mezarlıkta bekçi kulübesinin pencere aralığına saklanmasına ne demeli… Yaşamı ve ölümü bu kadar alaya almak. Ama hepsine rağmen Allah denince toplanıp, başını önüne eğmek. Bu kadar yaramazlık karşısında bu kadar saf teslim oluş. Çelişkilerle dolu bir benlik. Necip Bey Amca ile o günden sonra yüzlerce kez buluştuk. Ben dinlemekten bıkmadım, o anlatmaktan bıkmadı. Attıkça atıyor, coştukça coşuyordu. Bazen bir olay anlatırken tıkanıp kalıyor sonra iki gün önce anlattığı bir olaya yarısından devam ediyordu.

Hep dinçti hep güleçti Necip Bey Amca. Görseniz hiç ölmeyecek sanırdınız. Ben de öyle sanırdım. Ama öldü işte. Bir aralık sabahı tanıştığımız gibi, yine bir aralık sabahı ayrıldık birbirimizden. Yine usul usul yağmur yağıyordu ve yine çamurluydu sokaklar. Onun çileyle geçen ömrünü, yine çileli bir günde uğurluyordu yaşlı dünya. Bir akşam hiç de bağırmadan, ağlayıp sızlanmadan kendinden geçmiş ve kalbi durmuştu işte. O anda tüm anıları tüm yalanları sır olmuştu. Geride bir tek benim hafızamdaki ve Faruk’un hafızasındaki çarpık gölgeler kalmıştı.

O gün uzun köknarların ve koyu bulutların karanlığa boğduğu mezarlıkta öylece durmuş tabutu açmalarını bekliyordum. Kulaklarımda hoca efendinin duaları yankılanıyordu. Kefeni iki ucundan tuttular ve o ıslak çamurlu çukura yavaşça bıraktılar. Beyaz kumaş bir anda kire bulandı. Hâlâ inanamıyordum ve hep bir sürpriz bekliyordum. İşte şimdi titreyip kıpırdanacak ve tırnağıyla yırtacaktı kefeni Necip Bey Amca. Suratına gelen bir kürek dolusu toprağı elinin tersiyle itecek, “Ne atıyorsunuz ulan!” deyip etraftakilere çıkışacaktı. Sonra yanımıza gelip, tabi eğer korkudan kaçmayan kalırsa, “Gördünüz mü son numara mı çocuklar?” diyecekti. “İmamı bile korkuttum.” Ardından başlayacaktı Necip Bey Amca, “Biliyor musunuz, gençliğimde benim için şu toprağın altına girmeye hevesli kaç hatun vardı!” masallarına.

Ne var ki bu söylediklerimin hiçbiri olmadı. Çukur kapandı, top top topraktan oluşan bir tümsek çıktı ortaya. Yüklü yağmur damlaları mezarı dövdü, minik çukurlarda sular göllendi…

Bu manzaraya daha fazla dayanamayıp arkamı dönmüş ve ağaç dallarına tünemiş kasvetli kargalara inat gülümsemiştim. Ama sonraki günlar hüngür hüngür ağlamıştım.